LİDERLİK vs PATRONLUK


09 Nov
09Nov

Günümüzde pek çok kişi, işinde belli bir deneyimi elde ettikten sonra kendi işini kurmak ve ‘’patron’’ olmak istiyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu, çalıştıkları firmalarda maruz kaldıkları kötü yönetim ve olumsuz koşulların sonucunda bu yola giriyorlar ve çok da haklılar. Kim kötü yönetilen ve değer görmediği ortamlarda bir ömür geçirmek ister?   

Ne var ki, işten ayrılıp kendi işini kuranların çoğu, işletmecilik ve yöneticilik bilgisinden yoksun olduğu için gördüğünü tekrarlıyor, aynı hataları yapıyor. Ve böylece kötü yönetilen firmaların sayısı katlanarak artıyor. Tabii ki bu kişiler içerisinde, profesyonel yönetimin bir şirketin uzun soluklu varlığı ve büyümesi için ön koşul olduğunu bilen, bu yüzden sürekli kendini geliştiren, çeşitli eğitimlerle bilgisini pekiştiren, hatta danışmanlardan, koçlardan profesyonel yardım alanlar da var. Ancak her zaman olduğu gibi istisnalar kaideyi bozmuyor. Atatürk gibi örnek bir liderin kurduğu bu güzel ülkede, hala liderliği bilmiyor ve uygulamıyor olmamız en büyük eksikliğimiz. Ama öğrenmenin yaşı ve sonu yok, öyle değil mi? Ayrıca hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değil. 

Öncelikle patron olmanın lider olmak anlamına gelmediğini anlamak gerekiyor. Herkes patron olabilir, şirket kurmak çok zor değil. Ancak herkes lider olamaz. Ne yazık ki patronluk yapmaya çalışırken liderliği önemsemeyen, öğrenmeye çalışmayan, kendini geliştirmeyen çok fazla işverenle karşılaşıyoruz. Sadece günlük maddi kazancın hesabını yapan, elemanlarına emirler, talimatlar yağdırmayı, büyük odalarda, büyük deri koltuklarda oturmayı patronluk zanneden, maaşları zamanında ödeyemez veya çalışanının işe nasıl gidip geldiğini umursamazken kendisi bir ev değerinde lüks araçlara binen, çalışanlarına yetki vermeyen ancak her şeyden sorumlu tutan, kendi sorumluluğunu almayan bir zihniyet hakim iş hayatına. Çalışanlar da, işlerini kaybetme korkusuyla çoğu zaman ya sabır çekerek katlanıyorlar bu duruma. Nice yetenekli insanlar, kimin ne iş yaptığı belli olmayan, görev tanımlarının net olmadığı, kişilerin kendini ifade edemediği ve kendi tarzını ortaya koyamadığı, dolayısıyla kendini ait hissetmediği, patronun maaş verdiği herkese, istediği zaman, istediği her işi yaptırabileceğini düşündüğü, her türlü problemde çalışanlarını müşterilerle, tedarikçilerle çarpıştırdığı sistemlerde harcanıp gidiyorlar.  

Peki liderlik nedir? İyi bir lider nasıl olmalı?   Lider, işin nasıl yapılacağını anlatan değil, gösteren kişidir. Çalışanının önünde gider, elini taşın altına koyar. Ona cesaret ve ilham verir, zor zamanlarda elinden geldiğince destek olur, sahip çıkar, eksik yönlerini değil güçlü yönlerini vurgular ve onun kendi potansiyelini ortaya çıkarmasına izin verir. Zira müdürünün, genel müdürünün, patronunun bizzat iş ürettiğini ve önderlik ettiğini gören çalışan, öncelikle ona saygı duyar ve onu rol modeli olarak görür. Gerisi zaten malum, saygı duyduğunuz ve örnek aldığınız kişiyle çalışmak her zaman zevklidir, öyle değil mi? 

27 sene boyunca, lojistik sektöründe çeşitli kademelerde (işverenlik dahil) çalıştım ve çok fazla ülkeye işim gereği seyahat etme fırsatım oldu. Çok büyük fuarlarda, konferanslarda, çeşitli iş ortamlarında bulundum. Özellikle yurtdışında yapılan uluslararası fuarlarda dikkatimi çok çeken bir durumu paylaşmak isterim yeri gelmişken. Bir fuarın kuruluş aşamasında, bir yandan standlar kurulur, bir yandan ürünler fuar alanına ve standlara sevk edilirken, fuar alanı adeta koca bir şantiye gibidir. İşçiler, mimarlar, dekoratörler, forkliftler, vinçler, yiyecek-içecek firmaları...Tüm bu çalışmalar sırasında, katılımcı firma yetkilileri, işlerinin başında olmak, sevkiyatları kontrol etmek, standların plana ve zamanlamaya uygun yapılıp yapılmadığını takip etmek,  fuar başlamadan her şeyin hazır olduğundan emin olmak durumundadır. Ve o süreçte, kocaman firmaların kocaman müdürlerini, genel müdürlerini ve sahiplerini, üstlerinde spor kıyafetleri, işçi tulumları, ayaklarında spor ayakkabıları ile, koli taşırken, ürün yerleştirirken, yer süpürürken, merdiven tepesinde ya da forkliftin üzerinde çalışırken görürsünüz. Kim işçi, kim patron ayıramazsınız. Çünkü orada, herkesin çalışması, el birliğiyle standın hazır hale getirilmesi gerektiğini hepsi bilir, kimse ‘’bu benim işim değil’’ diyerek işi elinin tersiyle itmez. Fuar açılır, firma yetkilileri en şık kıyafetleri ile boy gösterir standlarda. Hiç ihtimal vermezsiniz o insanların bir gün önce işçi gibi çalıştığına. Hepsi de gayet zindedir ve ortaya konan işten de mutludur, gerekeni yapmışlardır çünkü. Liderliği benimsememiş, eski yönetim tarzı ile çalışan firmalar ve onların müdürleri, genel müdürleri, patronları da gider elbette fuarlara. Fakat fuar henüz kurulum aşamasında olmasına rağmen üstlerinde pozisyonlarını bağıran pahalı takım elbiseler, ayaklarında makosen ayakkabılarla ortalıkta salınır, eğer yanlarında her işi yaptıracakları bir ya da birkaç kişi getirmedilerse işlerini yaptıracak birilerini ararlar. Bulamayınca da kravatları, ceketleri mecburen bir kenara atıp oflaya puflaya kolileri, sandıkları açar, ertesi gün ilk iş olarak fuar organizatörüne şikayette bulunurlar. Bütün gün yorgunluktan yakınır, sonra da nakliyeci, stand firması, fuar görevlisi, kimi bulurlarsa azarlar, öfkelerini birilerinden çıkarmaya çalışırlar. Fırsat bulurlarsa günün sonuna doğru, fuar bitmeden standı terk eder, ‘’dinlenmeye’’ giderler. Öyle ya, koskoca müdür, genel müdür, koli mi açar? Yer mi süpürür? Olacak iş mi bu???!!! 

İnanın, bu örnekleri yan yana görmek o kadar irkiltir ki insanı, o zaman anlarsınız neden bazı firmaların gelişip büyüyemediğini. Liderliği benimseyen iş insanı sürekli işinin başında ve sürekli gelişmek ve üretmek peşindeyken statükocu iş sahipleri ünvanlarını yalnız statü ve gösteriş amaçlı ve daha iyi yaşam olanaklarına sahip olmak için kullanırlar. 

Günümüzde pandemi koşullarının tetiklediği ve hızlandırdığı değişim sürecinde, iş dünyası artık liderliği sorguluyor. Duygusal zekanın ön plana geçtiğini, insan odaklı organizasyonlar yaratmak ve insana yatırım yapmak gerektiğini, hiyerarşinin iş üretmek için, işlerin daha hızlı yürümesi için, sorumluluk ve yetkileri birbirinden ayırmak ve denetim mekanizması kurmak için var olduğunu, bunun dışında kişisel olarak bir imtiyaz sağlamadığını, otoriteden sıyrılıp işbirlikçi yönetim tarzına geçilmesi gerektiğini öğreniyor. Sahi, kaç tane patron tanıyorsunuz her gün mesai saatleri içerisinde şirketinde bulunan (eğer bir toplantıda ya da seyahatte değilse)? Bunu yapabilenler zaten önemli pozisyonlarda olan ve kendi sektörlerine yön veren isimler, öyle değil mi? 

Diğer bir önemli konu ise, çalışana değer verme konusu. Ne yazık ki, ülkemizde halen pek çok işletmede, çalışana, patronun emrindeki, verilen her işi yapmak zorunda olan insanlar gözüyle bakılıyor. Kurumsallaşmaya çalışan firmalarda bile bu tutumu görüyoruz çoğu zaman. Yöneticilere yetki verilmiyor, patron her şeyden haberdar olmak ve her şeye karar vermek, her durumda son sözü söylemek istiyor. Ancak her işe yetişemediği için doğal olarak işleri aksatıyor, geciktiriyor, yanlış ve alelacele uygulamalara sebebiyet veriyor. Sonrasında gelsin fazla mesailer, verilmeyen ücretler, asık suratlar, yorgun bedenler, müşteri memnuniyetsizliği ve iş kaybı. Patronun çalışanlarla gereğinde direkt muhatap olduğu, günübirlik ve sürekli değişen karar ve talimatlarla çalışanları bunaltmadığı, dönemsel hedefler ve raporlar üzerinden işi geliştirip takip ettiği, belli kişilerin kilit noktalara yerleştirildiği ve yetkilendirildiği, etkin iletişim kültürünün yerleştirildiği, dinamik ve etkin bir denetim ve raporlama mekanizmasının kurulduğu, işlerin geciktirilmediği bir sistem için, ülkemizde halen biraz vakte ihtiyacımız var gibi görünüyor. 

Bunun yanında, ofisler, maalesef huzurlu, keyifli çalışma ortamları yaratmıyor çalışanlara. Balık istifi, kişinin özel alanını, mahremiyetini korumayan açık ofis sistemleri, yeterince ısıtılmayan/soğutulmayan, hatta kapalı ortamlarda sigara içilen, bir kahve içecek, hava alacak, dinlenecek alanın bulunmadığı sağlıksız binalar, çözülmeyen ulaşım sorunları, güler yüz ve pozitif enerji isteyen satışla operasyonel problemlerin bir arada yönetilmeye çalışıldığı, kişinin kendi konuştuğunu duyamadığı kaos ve gürültü dolu ortamlar, kötü koltuklar, sekreter, çaycı, şoför, kurye masrafından tasarruf etmeye çalışırken çalışanların omuzlarına yüklenen angaryalar v.b bir çok sebeple, binlerce çalışan her gün evine mutsuz gidiyor. Oysa ki günün en az 8-9 saatinin geçirildiği ofislerde daha insani, daha sağlıklı, hatta daha eğlenceli ortamlar yaratmak o kadar da zor değil. Sadece insana değer vermek ve çalışanları önce insan olarak görmek gerekiyor. Kişinin iş üretebilmesi için öncelikle sağlık, ulaşım, güvenlik, huzur gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğinin anlaşılması gerekiyor. 

Lider olmak için kişinin önce kendine, sonra çalışanlarına değer vermesi şart. Kendine değer vermeyen bir kişiden, çalışanlarını düşünmesini elbette bekleyemezsiniz. Tam tersi, kendi ezildiği ölçüde altında çalışanlarını da ezmeye çalışan bir çok işveren var ne yazık ki. 

Sevindirici olan şu ki, bu durum artık değişiyor. Y kuşağı ile başlayan değişim, hızlı bir şekilde devam ediyor. Şu anda iş hayatına atılma yaşına gelen Z kuşağı, standart ofislerdeki standart çalışma düzenini reddediyor. Esnek çalışma saatleri istiyor, çalışırken eğlenmek istiyor, işyerinin ona her türlü gelişim ve eğitim fırsatını sunmasını, yurtdışına da kapı açmasını istiyor, kendisine örnek olacak, omuz omuza çalışacağı yöneticiler istiyor. Alfa kuşağı kimbilir neler isteyecek? Çalışanlarına bu imkanları sunmayan, kendini geliştirmeyen, eski yöntemlerle yoluna devam etmek isteyen gelenekselci firmalar için tehlike çanları çalıyor.  

Unutmayalım ki insan, yaratıcı bir varlıktır ve bu yaratıcılığını kullanabileceği ortamlar onu besler, büyütür, bir çiçek gibi açmasını sağlar. Çalışanları emirler, talimatlar, yönetmelikler ve işsizlik korkusuyla ezmek, onlara hareket edebilecekleri ve kendilerini gösterebilecekleri alanı vermemek, fırsat tanımamak, sadece ve sadece iş dünyasına ve işverenlere kaybettirir. İyi olana, değerli olana, farklı olana kucak açmak ise önce kendini görmeyi, farklı açılardan bakmayı ve gelişmeyi istemeyi gerektirir. 

Geleceğin liderleri işte böyle liderler olacak. Çalışan, üreten, yaratıcı, yeniliklere açık, empati kurabilen, farklılıklardan ve eleştiriden korkmayan, ekibindeki herkesi kendini özgürce ifade etmesi konusunda teşvik eden liderler…Ne dersiniz, kulağa çok hoş gelmiyor mu? 

Tijen ÖZER 

Profesyonel Koç ve Eğitmen

30May
30May
Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.