LİDERLİK VS PATRONLUK


21 Apr
21Apr

Günümüzde pek çok kişi, işinde belli bir deneyimi elde ettikten sonra kendi işini kurmak ve ‘’patron’’ olmak istiyor. Bu kişilerin büyük çoğunluğu, çalıştıkları firmalarda maruz kaldıkları kötü yönetim ve olumsuz koşulların sonucunda bu yola giriyorlar ve çok da haklılar. Kim kötü yönetilen ve değer görmediği ortamlarda bir ömür geçirmek ister? Hele ki emeklilik yaşı giderek yükselirken!

Ne var ki, işten ayrılıp kendi işini kuranların çoğu, asgari düzeyde bile olsa işletmecilik ve yöneticilik bilgisinden yoksun olduğu için aynı hataları tekrarlıyor. Ve böylece kötü yönetilen firmaların sayısı katlanarak artıyor. Tabii ki bu kişiler içerisinde, profesyonel yönetimin bir şirketin uzun soluklu varlığı ve büyümesi için ön koşul olduğunu bilen, bu yüzden sürekli kendini geliştiren, çeşitli eğitimlerle bilgisini pekiştiren, hatta danışmanlardan, koçlardan profesyonel yardım alanlar da var. Ancak her zaman olduğu gibi istisnalar kaideyi bozmuyor.

Atatürk gibi örnek bir liderin kurduğu bu güzel ülkede, hala liderliği bilmiyor olmamız bence utanç verici bir durum. Ama öğrenmenin yaşı ve sonu yok, öyle değil mi? Ayrıca hiçbir zaman, hiçbir şey için geç değil.

Öncelikle patron olmanın lider olmak anlamına gelmediğini anlamak gerekiyor. Herkes patron olabilir, şirket kurmak çok zor değil. Ancak herkes lider olamaz. Ne yazık ki patronluk yapmaya çalışırken liderliği önemsemeyen, öğrenmeye çalışmayan, kendini geliştirmeyen çok fazla işveren var ülkemizde. Sadece günlük maddi kazancın hesabını yapan, elemanlarına emirler, talimatlar yağdırmayı, büyük odalarda, büyük deri koltuklarda oturmayı patronluk zanneden, maaşları doğru dürüst ödeyemez veya çalışanının işe nasıl gidip geldiğini umursamazken kendisi bir ev değerinde lüks araçlara binen, yetki vermeyen, kendi sorumluluğunu almayan ancak herkesi her şeyden sorumlu tutan bir zihniyet hakim iş hayatına. Çalışanlar da, işlerini kaybetme korkusuyla çoğu zaman ya sabır çekerek katlanıyorlar bu duruma. Nice yetenekli insanlar, kimin ne iş yaptığı belli olmayan, görev tanımlarının net olmadığı, kişilerin kendini ifade edemediği ve kendi tarzını ortaya koyamadığı, dolayısıyla kendini ait hissetmediği, patronun maaş verdiği herkese, istediği zaman, istediği her işi yaptırabileceğini düşündüğü, her türlü problemde çalışanlarını müşterilerle, tedarikçilerle çarpıştırdığı sistemlerde harcanıp gidiyorlar. 

Peki liderlik nedir? İyi bir lider nasıl olmalı?  

Lider, çalışanının önünde değil, yanında yürüyen, ona cesaret ve ilham veren, zor zamanlarda elinden geldiğince destek olan, sahip çıkan, yaptıklarıyla örnek olan kişidir. Yani öncelikle, liderin deri koltukta oturup emirler yağdıran, iş istediği gibi olmayınca suçlu arayan, azarlayan, kızan, bağıran, işten atan kişi değil, bizzat sahada iş üreten, çözüm odaklı kişi olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Zira müdürünün, genel müdürünün, patronunun bizzat iş ürettiğini ve önderlik ettiğini gören çalışan, öncelikle ona saygı duyuyor ve onu rol modeli olarak görüyor. Gerisi zaten malum, saygı duyduğunuz ve örnek aldığınız kişiyle çalışmak her zaman zevklidir, öyle değil mi?

27 sene boyunca, lojistik sektöründe çeşitli kademelerde (işverenlik dahil) çalıştım ve çok fazla ülkeye işim gereği seyahat etme fırsatım oldu. Çok büyük fuarlarda, konferanslarda, çeşitli iş ortamlarında bulundum. Özellikle uluslararası fuarlarda dikkatimi çok çeken bir durumu paylaşmak isterim yeri gelmişken.

Avrupa’da bir fuarın kuruluş aşamasında, bir yandan standlar yapılır, bir yandan ürünler fuar alanına ve standlara sevk edilirken, fuar alanı adeta şantiye gibidir. İşçiler, mimarlar, dekoratörler, forkliftler, vinçler, yiyecek-içecek firmaları...Tüm bu çalışmalar sırasında, katılımcı firma yetkilileri, işlerinin başında olmak, sevkiyatları kontrol etmek, standların plana ve zamanlamaya uygun yapılıp yapılmadığını takip etmek,  fuar başlamadan her şeyin hazır olduğundan emin olmak durumundadır. Ve o süreçte, o kocaman firmaların (Avrupalı frmalardan bahsediyorum) kocaman müdürlerini, genel müdürlerini ve sahiplerini, üstlerinde spor kıyafetleri, işçi tulumları, ayaklarında spor ayakkabıları ile, koli taşırken, ürün yerleştirirken, yer süpürürken, merdiven tepesinde ya da forkliftin üzerinde görürsünüz. Kim işçi, kim patron ayıramazsınız. Çünkü orada, herkesin çalışması, el birliğiyle standın hazır hale getirilmesi gerektiğini hepsi bilir, kimse ‘’bu benim işim değil’’ diyerek işi elinin tersiyle itmez. Fuar açılır, tüm firma yetkilileri en şık kıyafetleri ile boy gösterir standlarda. Hiç ihtimal vermezsiniz o insanların bir gün önce işçi gibi çalıştığına. Hepsi de gayet zindedir ve ortaya konan işten de mutludur, gerekeni yapmışlardır çünkü.

Bizim Türk firmalarına gelince, onların da müdürleri, genel müdürleri, patronları gider elbette fuara. Fakat fuar henüz kurulum aşamasında olmasına rağmen üstlerinde pozisyonlarına uygun şık takım elbiseler, ayaklarında makosen ayakkabılarla ortalıkta salınır, eğer yanlarında her işi yaptıracakları bir ya da birkaç kişi getirmedilerse işlerini yaptıracak birilerini ararlar. Bulamayınca da kravatları, ceketleri mecburen bir kenara atıp oflaya puflaya koli açar, ertesi gün ilk iş olarak fuar organizatörüne şikayette bulunurlar. Bütün gün yorgunluktan yakınır, sonra da nakliyeci, stand firması, fuar görevlisi, kimi bulurlarsa azarlar, hınçlarını birilerinden almaya çalışırlar. Fırsat bulurlarsa günün sonuna doğru, fuar bitmeden standı terk eder, ‘’dinlenmeye’’ giderler. Öyle ya, koskoca müdür, genel müdür, koli mi açar hiç? Yer mi süpürür? Olacak iş mi bu???!!!

(Tabii ki aralarında farklı davranan, işletmecilik, yöneticilik eğitimi almış olan, bu konularda eğitimi olmasa bile sürekli sahada olup ulusal ve uluslararası platformlarda diğer işverenleri gözlemleyen ve kendini geliştiren, patronluğu hazmetmiş insanlar da var, onları tenzih ederim. Ne var ki, tekrarlamak durumundayım, istisnalar kaideyi bozmuyor.)

İnanın, bu örnekleri yan yana görmek o kadar irkiltir ki insanı, o zaman anlarsınız neden hala dünya insanı olmakta, dünya ile ticarette bu kadar zorlandığımızı. Avrupalı iş insanı sürekli işinin başında ve sürekli gelişmek ve üretmek peşindeyken bizim patronlarımız, müdürlerimiz, ünvanlarını yalnız statü ve gösteriş amaçlı ve daha iyi yaşam olanaklarına sahip olmak için kullanıyorlar halen. Hiyerarşinin iş üretmek için, işlerin daha hızlı yürümesi için, sorumluluk ve yetkileri birbirinden ayırmak ve denetim mekanizması kurmak için var olduğunu, bunun dışında kişisel olarak bir imtiyaz sağlamadığını öğrenmek için henüz vaktimiz var.

Sahi, kaç tane patron tanıyorsunuz her gün mesai saatleri içerisinde şirketinde bulunan (eğer bir toplantıda ya da seyahatte değilse)?  

Diğer bir önemli konu ise, çalışana değer verme konusu. Ne yazık ki, ülkemizde, bilgisine, tecrübesine, kıdemine bakılmaksızın her çalışana aynı muamele yapılıyor ve sadece patronun emrindeki insanlar gözüyle bakılıyor. Kurumsallaşmaya çalışan firmalarda bile bu tutumu görüyoruz çoğu zaman. Müdürlere yetki verilmiyor, patron her şeyden haberdar olmak ve her şeye karar vermek, her durumda son sözü söylemek istiyor. Ancak her işe yetişemediği için doğal olarak işleri aksatıyor, geciktiriyor, yanlış ve alelacele uygulamalara sebebiyet veriyor. Sonrasında gelsin fazla mesailer, verilmeyen ücretler, asık suratlar, yorgun bedenler, müşteri memnuniyetsizliği ve iş kaybı. Patronun çalışanlarla gereğinde direkt muhatap olduğu, günübirlik ve sürekli değişen karar ve talimatlarla çalışanları bunaltmadığı, dönemsel hedefler ve raporlar üzerinden işi geliştirip takip ettiği, belli kişilerin kilit noktalara yerleştirildiği ve yetkilendirildiği, dinamik ve etkin bir denetim ve raporlama mekanizmasının kurulduğu, işlerin geciktirilmediği bir sistem, ne yazık ki ülkemizde bu zihniyet var oldukça zor görünüyor.

Bunun yanında, işyerleri, ofisler, maalesef huzurlu, keyifli çalışma ortamları yaratmıyor çalışanlara. Balık istifi , kişinin özel alanını, mahremiyetini korumayan açık ofis sistemleri, yeterince ısıtılmayan/soğutulmayan, hatta kapalı ortamlarda sigara içilen, bir kahve içecek, hava alacak, dinlenecek alanın bulunmadığı sağlıksız binalar, çözülmeyen ulaşım sorunları, güler yüz, pozitif enerji isteyen satışla operasyonel problemlerin bir arada yönetilmeye çalışıldığı, kişinin kendi konuştuğunu duyamadığı kaos ve gürültü dolu ortamlar, kötü koltuklar, sekreter, çaycı, şoför, kurye masrafından tasarruf etmeye çalışırken çalışanların omuzlarına yüklenen angaryalar v.b bir çok sebeple, binlerce çalışan her gün evine mutsuz gidiyor. Oysa ki günün en az 8-9 saatinin geçirildiği ofislerde (12-14 saat çalışmak zorunda kalan insanlar var), daha insani, daha sağlıklı, hatta daha eğlenceli ortamlar yaratmak o kadar da zor değil. Sadece insana değer vermek ve çalışanları önce insan olarak görmek gerekiyor. Kişinin iş üretebilmesi için öncelikle sağlık, ulaşım, güvenlik, huzur gibi temel ihtiyaçlarının karşılanması gerektiğinin anlaşılması gerekiyor.

Lider olmak için kişinin önce kendine, sonra çalışanlarına değer vermesi şart. Kendine değer vermeyen bir kişiden, çalışanlarını düşünmesini elbette bekleyemezsiniz. Tam tersi, kendi ezildiği ölçüde altında çalışanlarını da ezmeye çalışan bir çok işveren var ne yazık ki.

Ama benim umudum var, bu durum çok yakın zamanda değişecek. Y kuşağı ile  başlayan değişim, hızlı bir şekilde devam ediyor. Şu anda iş hayatına atılma yaşına gelen Z kuşağı, standart ofislerdeki standart çalışma düzenini reddediyor. Esnek çalışma saatleri istiyor, çalışırken eğlenmek istiyor, işyerinin ona her türlü gelişim ve eğitim fırsatını sunmasını, yurtdışına da kapı açmasını istiyor, kendisine örnek olacak, omuz omuza çalışacağı yöneticiler istiyor. Alfa kuşağı kimbilir neler isteyecek? Çalışanlarına bu imkanları sunmayan, kendini geliştirmeyen, eski yöntemlerle yoluna devam etmek isteyen gelenekselci firmalar için tehlike çanları çalıyor.

Unutmayalım ki insan, yaratıcı bir varlıktır ve bu yaratıcılığını kullanabileceği ortamlar onu besler, büyütür, bir çiçek gibi açmasını sağlar. Çalışanları emirler, talimatlar, yönetmelikler ve işsizlik korkusuyla ezmek, onlara hareket edebilecekleri ve kendilerini gösterecekleri alanı vermemek, fırsat tanımamak, sadece ve sadece iş dünyasına ve işverenlere kaybettirir.

Tijen ÖZER

Tijen ÖZER

30May
30May
Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.