MINDFULNESS NEDİR? NEDEN GEREKLİDİR? GÜNLÜK HAYATA NASIL ADAPTE EDİLİR?


31 May
31May

Mindfulness (Bilinçli Farkındalık) nedir?

Bir tanım yapmak gerekirse, mindfulness, bilinçli bir şekilde ve her türlü yargılamadan kaçınarak, içinde bulunduğumuz anda, yani şimdide gerçekleşen deneyimlere odaklanmak, yani anda olmayı deneyimlemektir. Olumlu ya da olumsuz herhangi bir düşünce olmadan, dışarıdan bir göz gibi, anı yaşama, hissetme ve izleme sürecini anlatır.

Mindfulness neden gereklidir? 

Gerçekte, insanın özünde neşe ve mutluluk vardır, dolayısıyla, anda kalabildiğimiz sürece mutsuz olmamız aslında mümkün değil. Küçük bir çocuğun nasıl merakla etrafını incelediğini, her nesneyi keşfetmek isteyişini, yeni bir keşif yaptığındaki heyecanını, coşkusunu düşünün. İşte mindfulness, çocuklukta sahip olup sonradan kaybettiğimiz o merakı, o keşif duygusunu, o heyecanı geri getirmeyi amaçlar. 

Geri getirince ne olacak diye soruyorsunuz, haklı olarak. İnanın çok şey olacak, çünkü o heyecan, o coşkudur bizi hayata bağlayan ve mutlu eden. Yaptığımız her işe kendimizi verip anı yaşayabildiğimiz zaman, yaptığımız işten, sonuç ne olursa olsun tatmin olur (çünkü enerjimizi %100 vermiş ve elimizden geleni yapmışızdır), geçmiş için üzülmeyi ya da gelecek için kaygılanmayı bırakır, kendimizi yeterli hisseder, dolayısıyla mutlu oluruz.

Olumsuz duygular genellikle geçmiş deneyimlerimizden (üzüntü, pişmanlık gibi), ya da gelecekle ilgili planlarımızdan (kaygı, endişe gibi) kaynaklanır.  Biri olumsuz bir şey söylediğinde hissetiğimiz olumsuz duygular bile geçmiş ve gelecekle ilgilidir. O anda duyduğumuz cümleyi geçmişte yaşadığımız bir olay ile ilişkilendirir, anında bir yargıya ve sonuca varır ve sonucun olumsuz olacağını düşündüğümüz için mutsuz oluruz. Bazen aynı olumsuzlukla karşılıp verip konuyu daha da alevlendiririz, çünkü aslında yapmak istediğimiz geçmişin hıncını almaktır. Sustuğumuzda ise, gelecekte vereceğimiz cevabı ya da alacağımız intikamı düşünmeye başlayarak mutsuz oluruz. Geçip gitmeyi, olanı olduğu yerde bırakmayı bilemeyiz. Uykularımızı kaçırır, strese girer, etrafımızdaki herkese hayatı zehir eder, içsel huzur bir türlü bulamayız.

Geçmiş ve gelecek…Her iki yönde düşünme de, insan bedeni üzerinde stres yaratır ve olumlu düşünceyi engeller. Kişinin serbest düşünme ve hareket etme yeteneğini bloke eder. İnsanların büyük bir kısmı geçmişte, diğer büyük bir kısmı da gelecekte yaşar. Ve bu şekilde sürekli olarak anı kaçırdığı için, mutluluğu arar hale gelir. Anda yaşamayan insan, karşısına çıkan fırsatları göremez, küçük anlardan mutluluk duyamaz ve sürekli bir tatminsizlik duygusu içinde yaşar. Ne yazık ki hayatın hızlı akışı içinde bir çoğumuzun başına gelen bu.  Halbuki mutluluk yanıbaşımızda…İçtiğimiz bir bardak çayda, bir dost sohbetinde,  zamanında bitirilen bir projede, bir kedinin mırıldanmasında, neşeli bir ezgide, bir yaprağın üzerindeki çiğde. Mutluluk her şeyde, küçük küçük damlalar halinde yüreğimize akmayı bekliyor.

Bir gün içinde zihinden ortalama 60.000 düşünce geçer. Bunların %70’i tekrarlanan düşüncelerdir. Bu tekrarlanan düşüncelerin %70’i ise olumsuz düşüncelerdir. Şimdi ve burada olmayı deneyimlediğimiz anlar çok azdır. Zihin, serbest kaldığında olumsuza takılmaya meyillidir, çünkü zihnin görevi esasen problem çözmektir. Ne yazık ki bu durum binlerce yıldır genlerimize kodlanan düşünce sistemlerinin bir sonucu. Önce Sokrates, sonra Platon ve daha sonra da Aristoteles ile insanın dünyasına egemen olan zihin süreçleri bizi yönetiyor. Dolayısıyla, düşünme modelimizin içinde çokça eleştiri, yargı ve mantık yürütme var. Gördüğümüz, duyduğumuz, tanık olduğumuz her şeyi, ya eleştiriyor, ya yargılıyor, ya da belli bir mantığa oturtarak kategorize etmeye çalışıyoruz. Bu da, önyargılarımızın esiri olarak seçenekli düşünme kabiliyetimizi kaybetmemize ve olayları, insanları ve durumları sınırlı açılardan görmemize yol açıyor.  Zihin ve zihnin ürettiği düşünceler doğru yönlendirilmezse, sürekli probleme odaklanma sonucu olumsuz düşünceler ruhumuzu ve tüm dünyamızı sarıyor.  

İşte mindfulness burada önem kazanıyor. Bilinçli farkındalık çalışmalarının esas amacı, kişiyi sürekli anda tutabilmek, anı fark edebilme alışkanlığını kazandırmak. 

Düşünme süreci,  gerektiği zaman (bir karar vermek, değerlendirme yapmak, sonuca ulaşmak, karşılaştırma yapmak, bir görevi yerine getirmek, yaratım amaçlı v.b.) devreye girmeli ve doğru yöne yönlendirilmelidir, tüm hayatımıza hakim olmamalıdır. Hayat düşünerek değil, yaşayarak öğrenilir. Düşünceyi serbest bıraktığımızda iç sesimiz sürekli konuşur. Bilinçaltındaki korkularımız ve geçmiş deneyimlerimiz bizi yönetir. Bu da olaylar ve durumlar karşısındaki duygularımızı, dolayısıyla verdiğimiz tepkileri ve aldığımız sonuçları etkiler. Ve bir kısır döngü içinde, kendini ve her şeyi kontrol etmeye çalışırken duygularının esiri olan, kendi duygularını bile kontrol edemeyen, oradan oraya sürüklenen varlıklar haline geliriz.

Düşünce ve karar alma süresini yöneten algılardır. Algılar ise yargılar neticesinde oluşur. 

Genellikle, içinde bulunduğumuz durumu, geçmiş deneyimlerimize, öğrendiklerimize, önyargılarımıza, ve sahip olduğumuz rollere göre sınıflandırır ve yargılarız. İnsan zihni, karşılaştığı yeni bir durumu ya da kişiyi, ilk birkaç saniye içinde bir yargıya oturtarak kategorize etmeye çalışıyor, ancak bu şekilde rahatlıyor. Çünkü ne yapacağını bilmediği bir durumla ya da anlayamadığı, sınıflandıramadığı bir insanla,  farklı bir davranış biçimiyle karşı karşıya kalmak ruhu rahatsız ediyor, güvensiz hissettiriyor. Dolayısıyla ilk görüşte durumlar ve kişilerle ilgili kararlar veriyor, önyargılara sahip oluyor ve bu önyargılar doğrultusunda davranışlarımızı belirliyoruz. Bu da onları kendi gerçekliği içinde algılamamıza engel oluyor, öğrenip gelişmeye kendimizi kapatmamıza yol açıyor. Oysa ki yargılamadan ve farklı yönlerden bakmayı öğrendiğimizde, kişileri ve olayları olduğu gibi görebildiğimizde açılan pencereler nasıl da ruhumuza nefes aldırıyor, dünyamızı genişletiyor; seçenekler çoğaldıkça hayat nasıl da kolaylaşıyor.  

Aslında bu süreç kendimize bakışımız için de geçerli. Çünkü kendimizle ilgili de belli yargı kalıpları içinde, çoğunlukla da, ailemizden başlayarak, diğer insanların hakkımızda söylediklerine ve düşündüklerine dayanarak hareket ettiğimiz için, kendimizi de çoğu zaman tanıyamıyor ve gerçek potansiyelimizi keşfedemiyoruz. Olumludan çok olumsuza takılmaya meyilli olduğumuzdan, ‘’sen yapamazsın’’, ‘’sen bilemezsin’’ lere takılıp kalıyor ve gerçek potansiyelimizi keşfetmek için bir adım atamıyoruz.

Geleceğe dair doğru kararlar almak istiyorsak, öncelikle kendimizi iyi tanımamız gerekiyor. Bu da ancak bilinçli farkındalık, yani mindfulness ile mümkün. Kişisel özelliklerimizi ve ihtiyaçlarımızı keşfedebilmemizin yolu, anda gerçekleşen durumları, bizim bu durumlar karşısında verdiğimiz fiziksel ve duygusal tepkileri ve diğer insanlarla etkileşimimizi fark etmekten ve yargısızca değerlendirmekten geçiyor. Aksi halde, kendimizle ilgili olumsuz duygularımız, dolayısıyla da kaygılarımız gittikçe artıyor ve hareket edemez hale geliyoruz.

Mindfulness nasıl geliştirilir?

Ana dair farkındalığı arttırmaya çalışmadan önce, farkındalığın tüm boyutları bir bütün olarak değerlendirilmeli, zira hepsi birbiriyle iletişim ve etkileşim halinde ve biri olmadan diğerini geliştirmeye çalışmak genelde olumlu sonuç vermiyor. Bunlar:

  • Fiziksel
  • Duygusal
  • Çevresel 

boyutlar olup, kişinin kendini tanıması, her boyutuyla kendini ve etrafını gözlemlemesi ile mümkün. Fiziksel  ve duygusal ihtiyaçlarımız kadar, çevresel ihtiyaçlarımız da mindful, yani anın farkında olabilmemiz açısından önemli.

Meditasyon, her üç alanda da farkındalığı deneyimleyebilmek ve zihnimizi odaklamayı öğrenebilmek için iyi bir yol. Meditasyon, genelde sanıldığının aksine, bir uykuda olma, uyuşukluk hali değil, düşünce olmadan tamamen uyanık olma, farkında olma halidir aslında. Anda olanları gözlemleyebilmeyi, bedenimizin, duygularımızın ve çevremizin farkında olmamızı sağlar. Olumlu duyguları açığa çıkararak kişinin özüne ulaşmasına yardımcı olur, yaşama sevincini arttırır, olumsuz duyguların ve kaygıların yok olmasını sağlar.  

Herkes meditasyon yapabilir mi? 

Evet, herkes meditasyon yapabilir. Genelde yapılan en büyük yanlış, meditasyonu bir aktivite olarak görüp, ‘’yapmaya çalışmak’’tır. Oysa meditasyon bir olma halidir, kendini tamamen akışa bırakma ve izleme halidir. Düşünceyi durdurmaya çalışmak yerine (zihin dur demekle durmaz, onun işi düşünmektir) takılmadan serbestçe akmasına izin vermek, meditasyonu daha mümkün ve daha verimli kılacaktır. Düşüncelere takılmadan kendiliğinden akan zihin, bir süre sonra serbest kalacak, sakinleşecek ve ana odaklanacaktır. Kendi kendimize, gün içinde, bölünme ihtimali olmayan sessiz bir yer ve zamanda, bir 10 dakika bile olsa, rahat bir pozisyonda oturup nefesimize odaklanmak bile mindfulness için güzel bir başlangıç olacaktır.

Meditasyon dışında farkındalığı arttırmanın yolları nelerdir:

Meditasyon başlangıçta herkese uygun olmayabilir. Eğer yapamıyorsanız ya da ilginizi çekmiyorsa kendinizi zorlamayın. Amaç, ‘’anın farkında olma’’ durumunu tüm hayatımıza adapte etmek ve maksimum faydayı elde etmek olduğuna göre, meditasyon dışında da yapabileceklerimiz elbette vardır.

Öncelikle fizyolojik farkındalığımızı arttırmak yani fizyolojik ihtiyaçlarımızın farkında olmak çok önemlidir. Bedensel konforumuzu sağlamadan zihnimizi herhangi bir konuya odaklamamız mümkün olmayacaktır. İhtiyaçlarımızı anlayabilmenin yolu, bedenimizi dinlemekten geçer. Yemek yerken yediklerimize odaklanmak, yediğimiz her lokmanın bedenimize sağladığı faydayı hissetmek, aynı şekilde aldığımız bir besinin bedenimize iyi gelmediğini ve sıkıntı yarattığını hissetmek, herhangi bir hastalığımız, ağrımız, sızımız varsa tespit ve tedavi etmek, spor yaparken her bir kasın hareketini izlemek, varsa acıyı, ağrıyı hissetmek, mümkün olduğunca tüm fiziksel ve zihinsel aktivitelerimizi, dışarıdan bir uyarıcı eşliğinde olmaksızın (TV, bilgisayar, telefon, radyo v.s.), sessizlik içinde yapmak, düşüncelere dalmadan veya başka konularla ilgilenmeden tamamen yaptığımız işe odaklanmak, farkındalığımızı arttırmanın en önemli yollarıdır.

İkinci aşama duygusal farkındalığımızı yükseltmektir. Bulunduğumuz ortamda rahat olup olmadığımızın, veya olumsuz duygularımızın farkında olmadan bu durumu değiştirmemiz, dolayısıyla çözüm üretmemiz mümkün olmayacaktır. Gün içinde yükselen stresi, bazı durumlar ve insanlar karşısında ortaya çıkan öfkeyi, belli bir ortamda duyulan rahatsızlığı fark etmek, hayatımızda gerekli değişiklikleri yaparak yaşam kalitemizi arttırmak yönünde düşünmemizi sağlayacak, dolayısıyla çaresizlik duygusundan bizi kurtararak hayatımızın kontrolünü elimize almamızı sağlayacaktır.

Farkındalığın üçüncü boyutu, çevresel farkındalıktır. Bulunduğumuz çevreye dikkat etmek, ihtiyaçlarımızı fark etmemize ve bu ihtiyaçları gidermek için gereken adımları atmamıza yardımcı olacaktır (nerede yaşıyoruz, kimlerle yaşıyoruz, kimlerle birlikte çalışıyoruz, bulunduğumuz yer, yaşadığımız bölge, çalıştığımız işyeri ihtiyaçlarımızı karşılıyor mu? Bizi mutlu ediyor mu? Bir arada bulunduğumuz insanlarla ortak yönlerimiz var mı? v.s. )

Farkındalık, mutluluğu getirir

Farkındalık zannedildiği gibi mutsuzluk getirmez. Farkındalığı yaşamımızın her anına ve her alanına yaydığımızda, anda ve kendi merkezimizde kalabiliyoruz demektir ve bu da mutluluğun ta kendisidir! Çünkü mutluluk aslında aranıp bulunması gereken bir şey değil; küçük anlardan alınan hazzın ve yaşanan tatminin yarattığı bir duygu mutluluk. Maalesef günümüzde en çok yaptığımız yanlış, mutluluğu büyük şeylerin ardına gizleyip, onların peşinde koşarken küçük anları, küçük mutlulukları ıskalamak ve hayatı mutluluğu arayarak geçirmek!

Şimdi ve Burada

Şimdiki anda asla mutsuzluk yoktur.  Küçük mutluluklar hayatımıza hakim olduğunda, mutsuzluk anları giderek önemini kaybedecek, hayatımızın her anından duyduğumuz tatmin, mutluluğu getirecektir.

Farkında olun, mutlu olun, mutlu kalın!


Tijen ÖZER

 


30May
30May
Yorumlar
* Bu e-posta internet sitesinde yayınlanmayacaktır.